Barış Olur Ve Mutlu Son
Gerçekten Öyle mi?
Emre Zeytinoğlu
Savaş yoksa barış isteğine de gerek kalmaz. Barış, savaş zamanlarının tasavvurudur. Barışın rahatlığını ve mutluluğunu tatmak isteyenler, bir savaşı yaşamak, ona tanıklık etmek ve onun duygusunu hissetmek zorundadırlar. İnsanlara hoş zaman geçirtmekten başka bir amacı olmayan sıradan filmlerin, sıradan romanların ya da sıradan tiyatro oyunlarının başlangıcında bir savaş olsa da, sonu barışla biter. Oralarda barış demek, mutlu son demektir. Ne var ki bu filmlerdeki, bu romanlardaki ve bu tiyatro oyunlarındaki savaş, finaldeki barış sahnesinin rahatlığını ve mutluluğunu iyice büyütebilmek adına fazla abartılmaz. O savaşlar, yalnızca birkaç sıkıntılı sahne, birkaç dramatik tümce ile sınırlı kalır. Çünkü finaldeki barış sahnesinin rahatlığı ve mutluluğu, zihinlere takılan hüzünlerle, şiddet görüntüleriyle, kan ve zulümle lekelenmemelidir; izleyici o barışın tesis edildiği son anı doyasıya yaşamalıdır. O anın varlığı, akıllara güzellikten başka bir şey getirmemelidir ki, yüzde beliriveren gülümseme, süreklilik kazansın. O halde mutlu sonların gülümsemesi, savaşın yol açtığı yıkımlardan hayli farklı bir şeydir. Bu saf bir mutluluğun gülümsemesidir; onun içine sızmış hiçbir kötü anı bulunmaz. Oysa kötü anısı olmayan bir savaş, o sıradan kurmaca maceralardan başka bir yerde yoktur; gerçekte her savaş hüzün, şiddet, kan ve zulümdür. Eğer bunların çok küçük bir parçası bile, sonradan yapılan barışın içine sızmışsa; her mutlu son, her barış rahatlığı ve mutluluğu, savaşın kötü anılarıyla bozulmuşsa, bu durumda o barış gülümsemeleri, gülmekle ağlamak arasında ve sevinçle hüzün arasında bir mimiğe dönüşür. Savaş aynı zamanda bir bellek oluşturur. Bu bellek duygusal olmaktan çok, fiziksel bir kaynağa dayanır ve bu yüzden birkaç kötü anıdan daha uzun sürer, yaşama etkisi daha fazladır. Öyle ki, bellek kendisini her an yeniler ve yaşam boyu varlığını sürdürür. Savaşın bedende açtığı yaralar büyük acılar vermiştir. Sonradan o yaralar kapanır, kabuk bağlar ve giderek bir ize dönüşür. Yara izi, yaranın ilk açıldığı andaki acıyı artık taşımıyorsa da, kan durmuşsa da, acının ilk deneyimi unutulup gitmişse de, bu bir iyileşmenin gerçekleştiği anlama gelmez. Savaş sırasında bedende duyulan acı, yaşam boyu kendisini değişik hislerle (ve bu hislerin yönettiği türlü davranışlarla) açığa vurur; hem de yaşamın sonraki bölümünün her noktasında... Demek ki barış istemek, öncelikle bir savaşı yaşamak ve onun neden olduğu acıyı yaşamın her noktasında derinine hissetmekle başlar. Ve barışı gerçekten isteyenler, savaşın bir film, bir roman ya da bir tiyatrodan ibaret olmadığını bilenlerdir. Bu yüzden barışı gerçekten isteyenler, barışın geldiği anda filmin bitmeyeceğini, romanın son sayfasının kapanmayacağını ya da perdenin inmeyeceğini de bilirler. Hiçbir şey mutlu sona bağlanmaz; barış, savaşın hüznü, şiddeti, kanı ve zulmü ile tümüyle lekelenmiştir ve bir daha da savaş öncesine geri dönüş olamayacaktır. Barış zamanında da, savaşta açılan yaranın acısı bir ize dönüşmüş halde bellekte devam edecek ve bizi her zaman savaşa bağlı kılacaktır. Ve o zaman barış, zorlu ve uzun bir arınma süreci halini alır: Hüzünden, şiddetten, kandan ve zulümden İlk anda doğan barış, kendi üzerine düşen savaş lekesini silme işine girişir. Fakat zor olan da budur; hatta olanaksızdır: Savaşın lekesi, barışın üzerinden silinmez. Barış üzerine yürütülen romantik düşünceler, zihinlerdeki ölüm ve yıkım görüntülerinin üstesinden gelemez. Oysa gene de barışı istemekten ve ona güvenmekten başka çaremiz yoktur. Barış istemek, savaşı bitirmek kadar arınma sürecini de üstlenmekse, bu nasıl başarılacaktır? Madem ki bellek çalışıp durmaktadır, savaşa dair o acı yaşama yayılmıştır ve bir daha da savaş öncesine dönme olasılığı yoktur; bu durumda barıştan beklenilen nedir? Söz konusu beklenti iki yönlüdür: Birincisi; mevcut savaşın hemen sona erdirilmesidir ki bu, değerli bir düşünce olasına rağmen, işin kolay yanıdır. Bu beklenti, kararlı bir kitle bilinci ile başarılmayacak bir şey değildir ve o bilinci oluşturmak amacıyla ortaya konulacak birçok çaba bunu sağlayabilir, bir mutlu son tesis edilebilir. Zor olan beklenti ise ikinci yöndedir; yani savaş sonrasında, savaşın lekesini barışın üzerinden söküp atmak İşte bu beklenti, düpedüz bir olanaksızlık beklentisidir. Bellek çalışıp durmakta ve her tür savaş deneyimini barış zamanına getirip yığmaktadır çünkü Barış istemenin altında yatan karmaşık sorunlar, bunlardan ibaret değildir. Barış sürecinde diğer bir sorun da dildedir. Barış istemek, sonuçta, dilde bir uzlaşmayı zorunlu tutar: Açıkçası, barış isteyenlerin kendi aralarında kurdukları iletişim, barış sözcüğünün anlamı üzerinde bir uzlaşma gerektirir. Oysa bunun da bir garantisi yoktur. Barış sözcüğü yalnızca bir kodlamadır; barışın gerçekliğinin tam karşılığı olamaz. Olsa olsa, barış gerçekliğini ifade etmek için kullanmak zorunda kaldığımız bir şeydir. Tarih kitaplarını kana bulayanların barış anlayışları ile, kan yerine gerçek barışı isteyenlerin anlayışları arasında bir fark olmalı. Fakat yazık ki yine iletişimin kurbanı oluyoruz. İktidar mücadeleleri ve çıkar hesapları yüzünden toplumları hoyratça itip kakanlar ile, gerçekten barışı özleyenlerin kendilerini ifade yöntemi dil olduğu müddetçe, biz iki tarafın da kullandığı barış sözcüğünün anlamını aynı sanıyoruz. Fakat değil; bunlar hiç aynı şeyler değil. Barış, herkes tarafından kullanılan, ama anlam olarak birbirini tutmayan bir sözcüktür. Elbette tarih kitaplarını kana bulayanların barıştan anladığı şey ile, gerçek barışı isteyenlerin anladığı şey, aynı değildir. Çünkü bu sözcük, taraflar arasında bir empatiye ve bu empatinin oluşması için de bir sürece gereksinim duyar. Yani barış kısaca, bir empati sürecidir. Empati, mevcut koşulların sonuçlarını, tarafların birlikte hissetmesi sonucunda ortaya çıkabilir: Savaşın açtığı yaraların ve verdiği acıların herkes tarafından hissedilebilme olanağıdır empati Farklı yerlerde, farklı koşullarda gelişmiş niyetlerin ve çıkarların süreci, bir empatiye olanak vermez; böylece barış sözcüğünün uzlaşılabilir ve anlaşılabilir yanı da kalmaz. Basit bir barış sözcüğü, pratikte uygulanacak gerçek bir barış için ne ölçüde etkili olabilir? Bu soruların yanıtları, hem empati konusunda, hem de empatiden doğacak barış konusunda, insana umut vermez: Her zaman egemenlerin çıkarları gözetilir, onların dediği olur ve onlar barışı nasıl tanımlıyorsa, bir barış öyle sağlanır. Tarihte karşımıza çıkan barış tanımlarının neredeyse tümü böyle yazılmıştır; bu yüzden tarih kitapları, kahramanlık ve zafer öyküleri paravanında, hüzün, şiddet, kan ve zulüm ile doludur. Daha farklı bir söyleyişle; o kitaplardaki her barış, sıradan filmlerin, sıradan romanların ve sıradan tiyatro oyunlarının barışıdır: Kahramanlık ve zafer öykülerinin mutlu sonlarıdır. Sonuçta barış istemek, savaşın bedende açtığı yaraların acısını hissetmekle başlar. Ve ardından da, mutlu sondan sonra bu acılarla sürdürülmek zorunda kalınacak bir yaşama, yeni bir biçim vermek çabasıyla devam eder. Asıl barış, barış yapıldıktan sonra başlayacak yaralı yaşamda ortaya çıkartılabilir (eğer başarılabilirse). Barışın üzerindeki savaş lekesi kesinlikle çıkartılamaz ama, belki bu lekeyle birlikte yaşamanın insani bir yönü kurulabilir. Bu yüzden bu olası barış, eğer tarih kitaplarına geçecekse, o kitabı kahramanlık ve zafer öyküleri yerine, pişmanlıklar, unutmalar ve silmeler yerine, savaşın lekeleriyle doldurmak daha insani bir davranış olur. Zaten başka bir çare de yoktur; değil mi ki bir barış, savaşın lekelerinden kurtulamaz |